Finans, Muhasebe, Vergi...
Diğer Gündem

Sanayileşme Politikalarında ‘Mikro Reform’ Aldatmacası

EKONOMİ POLİTİK

ERİNÇ YELDAN

Son günlerin yeni türetme sözcüklerinden birisi de "mikro-ekonomik reform" kavramı. "15 günde 15 yasa" telaşıyla hız verdiğimiz reform süreci, dönüp dolaşıp "mikro" düzeyde yapılması gereken atılımlara dayanmış gibi duruyor.

"Mikro-ekonomi" kavramı, iktisat yazınında tek tek bireylerin ve işletmelerin davranış biçimlerinin bireysel bazda incelenmesini öngörüyor. Türk iktisat siyasasında bu kavram ile anlatılmak istenen olgu da, artık kurumsal ve genel düzeydeki "makro" reformların geride kaldığı; bundan böyle atılması gereken adımların tek tek sektörler ve işletmeler bazında üretim tekniklerini etkilemeye yönelik, "rekabeti arttırıcı" ve "verimliliği özendirici" , daha detaylı ve "özel" reformların uygulamaya konulması olduğu savına dayanıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin son 5-6 yıldır vermekte olduğu "makro reform" sınavının artık başarıyla tamamlandığı, bundan sonraki aşamanın daha özel ve teknik düzeydeki mikro reformlara yönelmesi gereği ima ediliyor.

 

"Mikro reform" söyleminin Türkiye'nin sanayileşme politikalarına yansıması üzerine, geçen hafta içerisinde, ODTÜ İktisat Bölümü'nden değerli hocamız Prof. Dr. Oktar Türel 'in Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun internet sitesinde bir değerlendirme yazısı yayımlandı(*). Sözü fazla uzatmadan, Oktar Hoca'nın izinlerine sığınarak, adı geçen kavramın aslında ne "mikro" , ne de "reform" içerdiğini vurgulayan değerlendirmelerine bırakmak istiyorum.

"Son yıllarda Türkiye'deki sermaye çevreleri, sanayi politikalarına 'mikro reformlar' adını verdikleri yeni bir açılım kazandırma çabası içindedir. Bu çabanın … önemli bir yansıması da (…) DPT ve TEPAV işbirliği ile hazırlanan Sanayi Politikaları Özel İhtisas Komisyonu (ÖİK) Raporu'nda (Haziran 2007) (görülmektedir). (…) ÖİK Raporu'nda ortaya konulan sanayi politikaları çerçevesi iki temel öğe üzerine inşa edilmiştir: Birinci temel öğe.. imalat sanayiinin küresel ekonomiye entegrasyonu, 'küresel değer zinciri' içine yerleşmesi ve rekabet gücünün artması için stratejik koordinasyonun sağlanmasıdır. Bu bağlamdaki iki ana araç (i) teşvik sisteminin dönüştürülmesi, (ii) küresel ekonomiye entegrasyonu hızlandırıcı doğrudan yabancı yatırımların (DYY'nin) ülkeye sokulması olarak tanımlanmaktadır. (…) İkinci temel öğe ise …' Türkiye'de şirketlerin yatırım ve iş yapmalarının ve verimliliklerini arttırmalarının önündeki engellerin kaldırılmasına' yönelik politika çerçevesinin belirlenmesidir".

"ÖİK Raporu'nun dayandığı iktisadi mantık şöyle özetlenebilir: Günümüzün büyük çokuluslu şirketler tarafından kontrol edilen uluslararası ticaretinde dışa açılmak ve düşük maliyetli üretici olmak yetmez, küresel ekonomiye (özellikle uluslararası 'değer zincirleri' nde yer almak yolu ile) eklemlenmek Türkiye için kaçınılmazdır. Ülkenin bu zincirlerde üretilen katma değerden aldığı pay, esas itibarıyla işbilgisi ve verimlilik düzeyi tarafından belirleniyorsa, Türkiye'nin küçük ölçekli, verimliliği düşük binlerce sınai işletmesi ancak yeni finans kaynaklarına erişip ölçek büyüterek, 'yenilik' e önem verip teknolojisini geliştirerek, verimsiz faaliyetlerden çıkışı ve verimli faaliyetlere girişi hızlandırarak ayakta kalabilir. (Ancak burada gerekli koşul) kayıt altına girmektir. Çünkü DYY kayıt dışılığın tüm ekonomiyi sardığı böyle bir ülkeye uzak durmaktadır."

"Dolayısıyla, benimsenen anlayış 'küreselleşmeye pasif uyum' dur. Bu iktisadi mantığın tartışmaya açılması gereken noktası (ise) başlangıç varsayımıdır. (Bu program) …toplumsal ve bireysel temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik, yurtiçi talep ağırlıklı bir kaynak tahsisi modeli yerine 'dibe doğru yarış' ı başlatmayı tercih (etmekte) ve çokuluslu şirketlerin dayattığı eşitsiz dünya işbölümüne 'pasif uyum' u telkin ederek emekçi sınıfları mutlak ve/veya göreli yoksulluğa itmektedir."

"Son çeyrek yüzyılda uluslararası ve ulusal ortamda sanayi politikalarının tasarımını etkileyecek köklü değişiklikler olmuştur. Uluslararası ticaret akımları giderek artan ölçülerde çokuluslu şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Büyük uluslararası firmalar ile gelişmekte olan ülkelerdeki görece küçük yerli firmalar arasındaki ilişki, eşitsiz bir sömürü ilişkisidir. Amaç, ulusal nitelik taşıyan bir gelişme ve sanayileşme stratejisi formüle etmek ise başta gelen öncelik neo-liberal model altında büyük ölçüde yitirilen 'politika uzayı' nın (kısmen de olsa) yeniden kazanılması olmalıdır."

"Son olarak 'mikro reformlar' deyiminin ülkemizde yarattığı zihin karışıklığına yeniden dikkat çekmek istiyoruz. (…) (Görüldüğü üzere), ÖİK Raporu'ndan (aslında) firma ve/veya sektör düzeyinde yansımaları olacak 'mikro' politika önerileri değil, kurumsal/ yapısal öneriler türetilebilmektedir. Esasen hükümetin ve iş dünyasının angaje olduğu neo-liberal felsefeden hareketle 'mikro yansımaları' olan bir sanayi politikaları demeti üretilemez; bu tür politikalar yolsuzluğa ve rant avcılığına çağrı sayıldığı için neo-liberal dogmalara karşı çıkamayan, döviz kuru ve faiz haddinin sanayi politikası amaçları için kullanılmasını sağlayamayan işadamları, sorunun çözümünü başka yerde aramakta, samanlıkta yitirdiği yüzüğü daha aydınlık olduğu için bahçede arayan Nasreddin Hoca'nın torunları olduklarını göstermektedir."

"Özetle, seçici politikaları baştan dışlayan bir politika demetini 'mikro reformlar' olarak adlandırmamak ve kavramsal açıklık için bu deyimi hiç kullanmamakta yarar vardır."

 

(*) Oktar Türel, "Türkiye'de Sanayi Politikalarının Dünü ve Bugünü" Bağımsız Sosyal Bilimciler. www.bagimsizsosyalbilimciler.org

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir