Finans, Muhasebe, Vergi...
Yönetim ve Organizasyon

Karlı Şirket Olmak

Teknoloji’nin çok geliştiği, rekabet ortamının arttığı, yurt dışı konjonktürlerin etken olduğu, iş dünyasında artık kârlı şirket olmak hüner sahibi olmakla eş değer görünüyor.
 
Gerek küçük gerekse büyük bütün işletmeler, ister şirket olsunlar, isterse şahıs işletmesi halinde faaliyet göstersinler, ya da ister KOBİ çapında bulunsunlar veya ciroları yüksek, yüzlerce işçi çalıştıran kuruluşlar olsunlar, hatta ister iç piyasaya yönelik çalışsın veya ihracat ağırlıklı olsun, ya da yurt dışı bağlantılı uğraş versinler, bütün kuruluşlar kârlarını arttırmak, kalıcı olmak ve geleceklerini garantiye almak zorunda dırlar.


 
Ancak şirketlerin bu gayelerine ulaşabilmeleri için aşmaları gereken çok engel olduğu da ayrı bir gerçektir.
 
Ancak şurası da muhakkaktır ki bu engellerin en önemlisi ve belki de en önde geleni işletmelerin gelişen piyasa şartlarına uyum sağlaması noktasında toplanmaktadır. Çünkü rakipleriniz gelişmelere ayak uydururken sizin bu atılımlardan geri kalmanız düşünülemez.

Aile Şirketlerinin Başarısızlıkları
Türkiye’de kurulan şirketlerin büyük çoğunluğu aile şirketi olarak kurulmaktadır.  A.B.D. de  yapılan bir araştırmaya göre, birinci kuşakta son bulan aile şirketi oranı % 80  dir. 
 
Türkiye’mizde ise ikinci nesile geçen şirket oranı % 12, üçüncü nesile geçen ise ancak % 4 dür. Buradan anlaşılacağı üzere şirketlerin çoğunluğunun ömrü  sahiplerinin ömründen kısa olmaktadır.
 
Şirketlerin kârlı olması ve geleceğe taşınması genel olarak aile şirketlerinin başarısına bağlı olmaktadır.  Veya daha doğru bir anlatımla aile fertlerinin biri birileri ile uyumu kârlılıkta ve gelişmede önemli bir etkendir.İş te burada aile şirketlerinde kurumsallaşma olgusu önem kazanmaktadır.
 
Aile işletmelerindeki yönetim fonksiyonlarının oldukça karmaşık olması, aile ilişkilerin ile iş ilişkilerinin birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.
 
Aile şirketleri ile ilgili incelemelerin büyük çoğunluğu konuya bilimsel açıdan yaklaşarak kurumsallaşma olgusundan çok, aile şirketlerinin başarılı olamama sebeplerine akademik şekilde yaklaşmakta ve açıklamalarda bulunmaktadırlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken, aile şirketlerinde insan faktörünün diğer bir anlatımla aile bireylerinin en önemli unsur olduğu noktasında toplanmaktadır.
 
Herşeyden önce gerek kurucu, yani birinci neslin, gerekse çocukların, sahip oldukları kuruluşu ileri senelere taşımaya ve kurumsallaşmaya niyetlerinin olup olmadığıdır.
 
Bu niyet yok ise, işletmelerin geleceğe taşınmasından ve kurumsallaşmalarından ümit yok demektir. Niyet özeleştiriden geçmektedir. İşletmesinde kurumsallaşmanın olmadığını kabul eden insan, özeleştiri yapmış ve firmasını geleceğe taşımaya niyetlenmiş demektir. Diğer bir anlatımla, “ Yıllarca Ayakta” kalma olanağı oluşmuş demektir.

Aile Şirketlerinin Kısa Ömürlü Olma Sebepleri
Türkiye’deki firmaların müesseseleşememelerinin genel olarak sebeplerinden ilk akla gelebilenler şu şekilde sıralanabilir.

– İnsanlarımızdaki kültür yapısı : İşi paylaşamama duygusu. Ben faktörü.

– Türkiye’deki feodal yapı,

– Profesyonel kişilere tahakküm etme dürtüsü. v.b gibi insanlarımızın genel yapısından kaynaklanan sebepler.

– Zaten kısıtlı olan işletme sermayesinin paylaşılamaması.

– Uzun seneler boyunca sermaye sahiplerinin öz kaynaklarını yok eden, dolayısıyla şirketleri krizlere götüren enflasyon.

– Uzağı, geleceği görmedeki eksikliklerimiz.

– Uzman kişi eksikliklerimiz.

– Küçük sermayeler ile kurulan KOBİ niteliğindeki işletmelerin çoğunlukta bulunması.

– Tarıma dayalı ekonominin ağırlıklı olması

– Taşrada, büyümenin, daha yavaş ve kısıtlı şartlar ile gerçekleşiyor olması

– Türkiye’de kayıt dışı ekonominin fazla olması dolayısıyla, insanların sırlarını paylaşmayı  istememeleri, gibi sebeplerden dolayı müesseseleşme oluşmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı da Türkiye’de aile şirketlerinin çoğu kurum kimliği kazanamamaktadır. 
 
Aile Şirketlerinin Uzun Ömürlü Olma Sebepleri
Muhakkak ki başarısız olan aile şirketlerinin yanında Başarılı olan aile şirketleri de bulunmaktadır, yani üçüncü kuşakta da varlığını sürdürebilen güçlü şirketler nasıl davranmış ki, ayakta kalabilmiş ve gelişmiştir.

Dünya Gazetesi, Varlık Dergisi, ikinci kuşak tarafından, Hacı Bekir Şekerlemeleri üçüncü kuşağın damadı tarafından yönetilmektedir.

–  Aile bireyleri ve profesyonel yöneticiler çok iyi bir diyalog içine girmelidirler.

–  Yönetim şirket çalışanlarına eşit yaklaşmalıdır,

–  Çok hızlı karar verme sistemi kurulmuştur.

–  Aile bireyleri iş konusunda devamlı eğitilirler, sorumluluk ve mülkiyet duygusu aşılarlar,

– Sahipler değişime açık olmalı, yenilikleri firmaya getirmede öncülük yapmalıdır.

–  İşin lideri zamanında liderliği bir başkasına devretmesini bilmelidir,

– Aile bireyleri, şirket ve ailenin birbirinden farklı olduğu gerçeğini kavramalı ve  şirket ile aileyi birbirinden ayırmalıdır.

– Ailenin varlığının yönetimi ile şirketin varlığının yönetiminin birbirinden ayrı unsurlar olduğu kabul edilmelidir.
      
– Yönetime nitelikli profesyoneller alınmalı ve bunlar alınacak kararlarda dışlanmamalıdır. 
 
– Vehbi Koç’un prensipleri içinde insan odaklı olmak, profesyonel yöneticileri önemsemek ve onlarla çalışmaya öncelik vermek, tutumlu olmak bulunduğunu da unutmamak gerekmektedir.

Enflasyonist Baskıdan Geliyoruz
Türkiye’miz hepimizin bildiği gibi çok büyük ekonomik krizleri aşarak ve ağır enflasyon baskısı altından geçerek bu günlere gelmiştir.
 
Enflasyon dönemlerinde satışların yüksek tutarlara ulaşması, şirketlerin gerçek kârlılık oranlarını, diğer bir anlatımla kârsızlıklarını örtüyordu. Yüksek enflasyon dönemlerinde şirketlerin durumlarını satış tutarları ile değil satış miktarları ile analiz etmeleri gerekiyordu. Çünkü sürekli yapılan zamlar işletmelerin gerçekte kâr elde edip etmediklerini belli etmiyordu. Hepimizin yaşadığı o günlerde alış tutarları üzerine belli bir kâr marjı koyarak satılan mamulü satıcıdan tekrar almaya gittiğinizde sizin satış fiatınızdan daha yüksek meblağ ödemek zorunda kalıyordunuz.
 
Şirketler işletme sermayelerini kaybediyorlar ve öz kaynaklarını harcamak zorunda kalıyorlardı.
 
Bu dönemlerde yüzlerce, binlerce kuruluş öz kaynaklarının yok olması sonucu büyük borçlar altında kalarak kapanmak zorunda kalmıştı.
 
Artık enflasyonun düşmesi işletmelerin gerçek kârlılıklarının ortaya çıkmasını sağladı. Bunun sonucunda da firmalar artık düşük kâr marjları ile var olmak zorundadırlar. Artık,

– İyi hizmet sunan,

– Kaliteli mal imal eden,

– Satış ve pazarlama faaliyetlerini iyi yapan,

– Ürünlerini düşük maliyet ile elde edebilen
Firmaların ayakta kalabilmeleri olanak dahilinde.

Yapılacak İşin İyi Bilinmesi
Bu açıdan “yapılacak işin “ iyi bilinmesi gerekiyor. Yüksek sermayeler ile kurulan fabrika veya işyerlerinin doğru sektörlerde ve doğru yerlerde yapılandırılması gerekiyor.% 75 kapasite ile çalışan birkaç fabrikanın üretim yaptığı bir bölgede aynı sektörde, milyonlarca lira harcayarak bir fabrika kurmakla fabrikamızın daha az kapasite ile çalışmasını peşin olarak kabul ediyoruz demektir. Türkiye’nin birçok bölgesinde % 30 kapasite ile çalışan fabrikalar bulunmaktadır.
 
Küçük Olsun Benim Olsun
Yurdumuzda şirket birleşmelerine diğer bir anlatımla farklı kişilerin sahibi oldukları şirketlerin biri birileri birleşmelerine fazla rastlanmamaktadır. Genellikle        “ Küçük olsun benim olsun “ düşüncesi ile hareket edilmektedir.
 
Ancak bu rekabet ortamında artık küçük olsun, benim olsun düşüncesi para kazandırmamakta, kârlı bir yapı ortaya koyamamaktadır.
 
Dünyada, şirketler rekabet edebilmek ve bulundukları pazarda avantajlı konumu yakalayabilmek için ya rakibini satın almakta, ya da birleşme yoluna gitmektedir.
 
Çünkü şirketlerin sadece kendi kaynakları ve çabalarıyla rekabet edebilme ve hayatta kalabilme şansları her geçen gün azalmaktadır. Dış dünya ile rekabet sadece kendi gücünüz çerçevesinde zorlaşmaktadır.
 
Maliyetlerin artması, kâr marjlarının düşüklüğü, mali piyasaların arzu ettiği bilançoları sunmadaki zorluklar gibi faktörler ile birçok kuruluş tek başına rekabette zorluk çekmektedir.
 
Yurdumuzda fiili birleşmelerin çok fazla görülmemesine karşın son yıllarda Kurumlar Vergisi Kanunu’nun da vermiş olduğu olanak çerçevesinde “iş ortaklıklarına” bütün alanlarda rastlanmaktadır. Böylece kuruluşlar diğer kuruluşlar ile iş birliği yaparak rekabet güçlerini arttırma yoluna gitmektedirler.
 
Artık kârlı şirket halinde devam edebilmek için “küçük olsun benim olsun” anlayışı yerine “ büyükte benim de payım olsun” anlayışının alması gerekmektedir. Bu sayede şirketler

– Uzmanlıklarını güçlendirmektedirler,

– Mevcut ve kısıtlı kapasitede ki ekipmanları ile büyük işler yapabilme olanağına kavuşmaktadırlar.

– Mali güçlerin birleşmesi ile en azından kendi başları ile temin edemeyecekleri teminat mektuplarını temin edebilme olanağına sahip olabilmektedirler.

– Birim maliyetlerde düşüş sağlayabilmektedirler. Bu maliyet düşüklüğü elemanların kullanılmasından elde edilecek tasarruf ile idari kadronun çalışmasından elde edilecek tasarrufa kadar her alanda etkili olacaktır. Sonuç olarak şirketlerin gerek birleşmeleri ile, gerekse birlikte iş ortaklığı yapmaları ile firmalar kârlı olabilme olanaklarını devam ettirme ve uzun müddet ayakta kalabilme olanağına kavuşacaklardır. Burada paralo “küçük olsun benim olsun” yerine “Büyükte benimde payım olsun” dur. 
 
Kötü Kâr Mı? İyi Kâr Mı?
Uzun seneler ayakta durabilmek uzun süreli ancak istikrarlı bir kâr marjı ile çalışmaktan, müşteriye sunulan mal ya da hizmette fiat istikrarından geçmektedir.
 
Bu anlamda baktığımızda iyi kâr – kötü kâr ayırımı ile karşı karşıya geliyoruz. Kötü kâr, hizmet sunulan ya da mal satılan müşteri ile olan ilişkiye zarar vermeyi göze alarak elde edilen kârdır. Bu şekilde elde edilen kâr ne kadar yüksek olursa olsun zaman içinde müşteri kendisine sunulan mal ya da hizmetten gereken yararı alamamasından dolayı elde edilen kâr da değersiz kalacaktır. Ve gene zaman içinde bumerang etkisi ile müşteriye sunulan bu eksi imaj geri dönerek firmanın zarar etmesine yol açacaktır. O halde elde edilen bu yüksek kâr aslında değersiz kârdır.
 
İdeal olan şirketlerin uzun süre yaşamasıdır. O hal de “ Vur Kaç “ şeklinde kâr etmek yerine istikrarlı ve geriye dönüşünü yeni müşteriler ile sağlayan İYİ KÂR önemlidir.
 
Tabii ki iyi kâr çok kâr anlamına gelmemektedir. Ancak süreklilik arz etmesi yeni müşteriler getirmesi açısından her zaman tercih edilmelidir. Çağdaş yönetim tetkiklerinin şirketlerin hayatlarında önemli rol oynadığı çağımızda müşteri ilişkileri yöntemleri ile müşteri kârlılığı analizlerinin yapılması, şirketlerin kârlı müşterilerine cazip gelecek politikaların bulunması, geliştirilmesi ve uygulanması sadık müşterilerin ve kârlı müşterilerin oluşturulması gerekmektedir.
 
Çünkü zaman içinde sadık müşterilerin o şirket için vazgeçilmez oldukları düşüncesi ile kârlı olmaları ortadan kalkabilmektedir.
 
O halde firmaların uzun süre yaşayabilmesi için sadık müşterilerini kârlı müşteri haline getirmeleri gerekmektedir. Bu çaba kârlı müşterilerin zaman içinde sadık müşteri portföyüne dahil olmasını getirecektir.Bunun için

– Kaliteden ödün verilmemesi,

– Hizmetin ilk günkü kalitesinde devamının sağlanmasına çalışmak
gerekecektir. Uzun yaşamak kârlı müşterilerin sadık müşteri haline getirilmesi, dolayısıyla sadık müşterilerin kârlı müşteriye dönüştürülmesi gerekecektir.

Şirketlerin Kârlılığına Devlet Politikalarının Etkileri
Peki şirketlerin kâr etmeleri ve uzun süre kârlı olarak yaşamaları için sadece kendi çabaları yeterlimidir.
 
Buraya kadar kârlı olmanın gereklerini hep şirketlerin göstermesi gereken performanslara bağladık. Ancak hepimiz birey olarak insanlarımız, kurum olarak şirketlerimiz, hepimiz Devletin ekonomik politikalarından, aldığı tedbirlerden yoğun olarak etkilenmekteyiz. Devlet;

– Enflasyonun düşürülmesi için aldığı tedbirler ile,

– Vergi politikaları ile,

– Sosyal Güvenlik politikaları ile, bir anlamda bütün hayatımıza etki edici yönlendirmeler yapmaktadır.

Bürokrasinin ağır işlemesi, mevzuatların karışık ve çok fazla olması, yatırımcıların işlerini değişik bir çok Devlet dairesinde takip etmek zorunda olması gibi senelerdir yerli ve yabancı yatırımcıların şikayet ettiği birçok engel dışında direkt olarak işletmelerin kârlılığına ve uzun ömürlü olmalarına olumsuz etki eden bir çok tedbir bulunmaktadır. Bunlardan ilk akla gelenler,

– Sosyal Sigorta Primlerinin yüksekliği,

– Kredi faizlerinin yüksekliği,

– Vergilerin yüksekliğini sayabiliriz.
 
Enflasyonun düşmesi, şirketlerin eskiye göre daha düşük oranlarda kâr marjı ile çalışmaları zorunluluğunu getirmiştir.
 
Ancak Sosyal Sigorta Primleri hala çok yüksek oranını devam ettirmektedir. Sosyal güvenlik düzenimizdeki açığın kapatılması amacı ile alınan yüksek oranda primler aslında geri tepmekte ve kayıt dışı istihdam sorununu getirmektedir.
 
Zorunlu olarak sigortalı göstermek mecburiyetinde olan özellikle ihaleli işlerde müteşebbisler her ay ödedikleri sigorta priminden dolayı kâr marjlarını yok etmek zorunda kalmaktadırlar.
 
Sigorta primlerinin yüksekliğinin mamul maliyetine olumsuz yansıdığı bir gerçektir. Bu sebeple yurt içinde üretilen bir çok mamul yurt dışından ithal edilenler ile rekabet gücünü kaybetmektedir.
 
Hepimizin çok yakından bildiği gibi Çin mamulleri yerli üreticimiz için bir tehdit unsuru olmaktadır. Kredi maliyetlerinin yüksekliği işletmelerin kâr marjları önünde ayrı bir engel olarak durmaktadır.
 
Özellikle işletme sermayesi düşük ya da yok olan firmaların bu ihtiyaçlarını banka kredisi ile karşılamaya çalışmaları kâr marjlarını yok etmektedir.
 
Bunun yanında uzun süredir devam eden Türk Lirası’nın değerli olması ihracatçıyı zor durumda bırakmaktadır. Özellikle ham madde girdilerinde ki yurt içi fiatlardaki artış, ihracat bedellerinin dolara bağlı olarak düşmesi ihracatçının kâr marjının düşmesine yol açmaktadır.
 
Gene yatırımcıların özellikle de yabancı yatırımcıların yakındığı diğer bir nokta da mevzuatta sık sık yapılan değişiklikler olmaktadır. 
 
Kendi Kendinin Rakibi Olmak
Firmalar kârlarını olumsuz etkileyen iç ve dış etkilere karşı kendilerini tedbir almak zorunda hissetmektedirler. Piyasada bir çok büyük kuruluşun kendi kendinin rakibi olduğunu görüyoruz. İşletmeler geniş halk kitlelerine hitap edebilmek ve aynı zamanda bütün gelir gruplarınında ihtiyaçlarını karşılayarak kârlarını devamlı aynı seviyede tutmak zorunda dırlar. Bu sebeple üst gelir gruplarına hitap eden ürünler yanında, alt gelir gruplarına hitap eden ürünleride piyasaya arz ederek hem piyasadaki Pazar paylarını büyütmek, hem de ayakta duran ve devamlı kâr eden firma konumlarını muhafaza etmek zorundadırlar. 
 
Küçülmeden Büyüme
Burada dikkat edilmesi gereken unsur “Küçülmeden Büyüme” noktasında odaklanıyor. Çünkü işletmelerin ayakta kalabilmesi hiç çalışmasalar dahi yapmak zorunda oldukları giderler bulunmaktadır.
 
Kira, aydınlatma, asgari personel istihdamı, bakım onarım gibi sabit giderler firmaların çalışmasalar dahi ödemek zorunda oldukları giderlerdir.
 
Firmalar satışları sonucunda elde ettikleri kâr ile önce sabit giderlerini karşılamak zorundadırlar.
 
Firmaların sabit giderlerini çıkartabilmeleri için büyümeleri veya en az büyüklüklerini korumak zorundadırlar. Hiçbir zaman küçülerek sabit giderleri karşılayabilme olanağı bulunmamaktadır. Bu nedenle kâr etmek büyümekten geçmektedir.
 
Tabii ki büyümek sabit giderlerde de artış getirecektir. Ancak aynı zamanda firmaların kârlı olmaları sonucunu getireceği de gerçektir.
 
Kâr etmek, kârın devamlı olmasını sağlamak, sabit giderlerin çok fazla ürüne dağılmasını sağlamanın yanında birim maliyete düşen girdi bedellerinin de düşürülmesi gerektiğinden de geçtiği hepimizin malumudur.
 
Bunun içinde çağımız teknolojisinin sunduğu bütün olanaklardan yararlanmak ve girdileri de aynı bünye içerisinde imal etmek diğer bir anlatımla ortaya çıkarmak gerekecektir.
 
Teknolojinin getirdiği olanaklardan yararlanarak zaman ve işgücünden tasarruf etmek gerekmektedir.

Birçok Alanda Hizmet Vermek
Çok uzun zamandır şirketlerimiz özellikle enflasyonun şirketlerinin üzerindeki etkilerini azaltmak gayesi ile ana iştigal faaliyetleri dışında başka başka faaliyet konuları ile de ilgilenme yoluna gittiler.
 
Bu husus şirketlerin uzmanlaşması ve bir konu üzerinde yoğunlaşarak bu alanda büyümeleri gerektiği fikri ile tenkit edildi ve hala da tenkit ediliyor.  Bu tenkitte haksızlık payı olduğunu söylemek imkansız.
 
Firmaların bir konuda yoğunlaşmaları ve bu konuda büyüyerek yeni atkılımlar ve yenilikler yaparak hizmet sunmaları takdir edilecek bir düşünce olabilir. Ancak teknolojinin hızla geliştiği, yeni iş alanlarının her geçen gün çoğaldığı ticari hayatımızda bir çok konu eski popüler güncelliğini koruyamayabiliyor. Bu nedenle de bazı iş alanları eski kârlılıklarını kaybedebiliyorlar. Bu sebeple şirketlerin ana iştigal konuları dışında bazı konularda da faaliyet göstererek topluluklarının kârlılıklarını gene aynı seviyede tutma düşüncelerini haklı görmek gerek. Bu sayede klasik düşünce ile bir şirketin zarar etmesi halinde diğer şirketlerin o nu desteklemesi söz konusu.
 
Ancak burada firmaların kurumsallaşmış olmaları şartını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Şahıs işletmesi hüviyetinden kurtulmamış şirketlerin bu şekilde başka başka konularda faaliyet göstermeleri ve başarı beklemeleri olanaksız.

Sonuç Olarak,
1.
 Yurdumuzdaki firmaların büyük çoğunluğunun aile şirketi olduğunu kabul ederek, ailelerin şirketlerini ikinci, üçüncü nesile taşıyacak olan kurumsallaşma tedbirlerini peşinen almaları şarttır. Bu da en başta kurucunun ve sonraki nesilin buna niyetli olmasından geçmektedir.

Bu safhada aile fertlerinin “ bu iş nasıl olsa benim” güvencesinde kendilerini hissetmemeleri, firmalarına profesyonel yönetici mantığı ile yaklaşmaları bu duygu ile çalışmaları ve sorumluluk almaları gerekiyor.

Profesyonel yöneticiler ile çalışarak işletmenin kurumsallaşması için çaba sarf edilmesi gerekiyor.

Profesyonel insanlar belli alanlarda uzmanlaşmış kişilerdir, onların uzmanlık bilgilerinden yararlanılmalıdır.

2.
 Yapılacak işin iyi belirlenmesi gerekmektedir. Bunun için saha araştırmasının iyi yapılması, taklitçilikten kaçınılması, peşin olarak az kapasite ile çalışmak zorunda kalınacağının kabullenilmemesi gerekmektedir.

3.
 Küçük olsun benim olsun mantığı ile hareket edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki küçük olan firmalar ekonomik dalgalanmalardan en çok zarar gören firmalardır.
Bu açıdan ortaklık yapmaktan kaçınılmamalıdır. Ortaklık başka insanlarla ortak bir yaşam demektir. Bu ekonomik şartlarda ve rekabet düzeninde müşterek yaşamaya alışmamız gerekmektedir. Bu açıdan küçülmeden büyümenin devamlılık getireceği noktasının unutulmaması gerekmektedir.

4. Her zaman iyi kârın uzun sürede ve aynı seviyede devam etmesine karşın yeni müşteriler ve uzun süreli iş hayatı getireceği unutulmamalıdır. Bu sebeple iyi kârın daima kötü kâra tercih edilmesi gerekmektedir.

5. Sadık müşterinin kârlı müşteri haline gelmesi için çaba sarf etmek gerekmektedir.

6. Firmaların kendi kendilerinin rakibi olarak ürün yelpazesini büyütmeleri, böylece sabit giderlerin çok ürüne dağılımını sağlayarak kâr marjının arttırılması yoluna gidilebilir.

7
. Farklı alanlarda işler yaparak grup bazında kârlılık oranının sabit tutulması gerekmektedir.

 

Rüknettin KUMKALE
Yeminli Mali Müşavir

*23.02.2007 Tarihinde Ankara Ticaret Odası’nda yapılan
“ Bir Çınar Gibi Yıllarca Ayakta – Sürdürülebilir Yönetim Paneli”  
konuşma metnidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir